11
Ağu

Salı (Bir yazı da benden olsun)

Haftanın ‘sendromu’ denilerek haksızlığa uğramış güne bilet bulamayınca, tatilden dönüşüm Salı oluvermişti. Malum, tatilin hafta sonu ile birleşeni makbuldür. Ne var ki bu seferki izin günü pazarlığı yaver gitmeyince bilet tilkiliği yapılamadı. Öyle ya tatil zamanını 20 hafta önceden bayrama yamamaya çalışan bir çevrenin insanıyım. Hayatımın hiçbir döneminde kıştan yaza ucuza uçak bileti kapatacak kadar planlı olamadığım için her zaman pahalı seyahatler yapmışımdır. İnsanların üç ay sonra kiminle nereye gideceklerini bilmelerini de hafif korkuyla karışık kıskançlıkla karşılıyorum.

Havaalanından şehre ‘en rahat’ dönüş araştırmalarıma “Sen deli misin? Ne işin var trafikte?” dendiği için dönüş şansını metroya verdim. Aslında metro+metrobüs yaparım dedim ama bavulumla sabah trafiğinde metrobüste yer bulmam ‘imkansızmış’. Otobüs yolculuğunda etrafı izlemeye bayılırım halbuki. Müzik dinleyip önemsiz işlerimi planlarım bitmek bilmeyen Kennedy Caddesinde. Ama işte bazen şehir izin vermiyor buna. Havaalanına gidiş yolunu beş saatlik tutsaklığa çeviren yağmuru hatırla! Uçak kalkış saatlerini gösteren ‘havalanı aplikasyonunda’, yarım saatlik rötarı görünce aklın gidiyordu sevinçten.

Metroları sevmem aslında, rutubetli ve fazla aydınlık benim için. Manzara görmeyen pencere mi olurmuş? Duvara bakan eve balkon yapmak gibi. Pencereden anca kendi yansımasına bakan insanlar. Bir şeyi sevmediysem onu sevmek için uğraşırım. Mizah bu konuda iyi bir geçiş sağlar. Belki de bu nedenle dalga geçtiğimiz şeyleri bir süre sonra yapmaya başlarız ya da beraber güldüklerimizi daha çok severiz.
En son metroyu sevdim bu şekilde.
Önceden kestiğim harflerle metro duraklarında gördüğüm tabelalardan kelime üretiyorum. Üç boyutlu bir kelime bulmaca gibi. Harfleri kesip kesip cüzdanıma tıkıştırmak eğlendiriyor beni. Birinin aniden ‘r’ harfine ihtiyacı olsa benden alabilir düşünsenize 🙂

Metrodan iş yerine direkt geçiş sağlayan bir bağlantı yapıldı. Bunu şirkette neredeyse törenlerle kutladık. Bu geçit bizi korkunç soğuk günlerde donmaktan kurtardı sağ olsun. Hele ben, istersem hiç gün yüzü görmeden evden işe bağlantı tünelinden yürüyebiliyorum. Malum ‘evi işine yakın’ olan şanslı insanlardanım. Bu şans insanı bir süre sonra kendi şehrinde turiste dönüştürüyor. Bunu yedi senedir İstanbul’da yaşayan ama Pierre Loti Tepesi’ne gitmemiş biri olarak söylüyorum.

Son iş yerim plazada, şu havalı olanlardan. Havalı dediysem metaforik açıdan. Yoksa gökdelenler suni havalıdır. Çalışanların arası bozulsun diye ayarsız klimalar vardır sadece.

Küçük bavulumla tatilden geldiğimi gören bir arkadaşımla karşılaştım.
“Saçlar dağılmış biraz” dedi yanımdan geçerken. Birbirimize selam vermeden eleştirmeye başlarız biz. Ne kıyafetimiz kalır, ne kilomuz ne makyajımız. Kişisel alanlarımızın hepsi otomatikman teşhirdedir arkadaşsak. Bu bir gelenek gibi kadın çalışanlar arasında.
Saçlar dağınık değil bu arada. Tuzlu.
Deniz kokusundan öyle kolay vazgeçemiyorum ben.

Kırk katlı plazaya beş asansörle çıkılıyor. İş konuşmaları her gün 15 dakika beklediğimiz asansör kuyruğunda başlar bu nedenle. Bugün, yemekten zehirlenen biri konuşuluyordu değişiklik olarak. Yemek katında yirmi beş yemekçi var, yirmi dördü fast food. Hemen her hafta bir arkadaş mide ağısı çeker ve suçu bunlardan birine atar. Herkes canı gönülden inanıyor bazılarının bizi hasta ettiğine ama nedense hep aynı yerlerde yeniyor yemekler.

Şirketimiz Amerikan ofis denilen türden, yani birbirimizi görmeden, duyarak yaşıyoruz. Aslında duymak da istemiyoruz, biri biraz yüksek akordan güldü mü gelen protesto selini siz düşünün artık.
Şirkete yeni girdiğimde müzik açmama “Yok artık” demişti biri.
Aldığın tepkinin zerafeti seni yalnızlaştırabiliyor. Umduğun uzlaşmaya gidip gidemeyeceğini öngörüyorsun çoğu zaman.

Aslında şirketin erkencilerindenimdir ama bugün yol sürdü biraz, kalabalıklaşmış ofis. Curcuna başlamış; telefonlar, konuşmalar, printer sesleri. Toplantı odasında her zaman görmeye alıştığımız ikili var, suratlar asık. İş stresinin getirdiği barışma toplantıları. Birine bağlı çalışıyorsan onun tüm ruh değişimlerini de anlıyor ve katlanıyor olman gerekir. Sonunda masama geldim. Ayna olmayan tek masa benimki sanırım. Büyüdüğümü kabul etmek istemiyormuş gibi bir halim var, oyuncaklar, taşlar, çalı çırpı sokuşturulmuş şişeler, kalemler, boyalar mumlar

İşim tasarım benim ama dijital. Bu ne demek? “Yaptığım hiç bir tasarımı elimle tutamayacağım” demek. İki sene önce anneanneme de bu şekilde anlatmıştım basitçe.  Zamanı geçince tüketilen reklamların web sitelerinden kalktığını duyunca üzülmüştü kadın. Yap yap uzay boşluğuna…
Dijital yaşam biraz tedirgin eder eski kuşağı. İnternetsiz hayat da beni…
Arkadaşlarıyla buluştuğunda ‘telefona ilk dokunan 5TL versin’ oynayan biriyim ben. Elimden düşürmediğimden değil, boşluktan bence.
Tatilde kendimi zorlamadan denedim bunu. Eksikliğini hissetmedim pek telefonumun. Döndüğümde ilk fırsatta gururla söylerim dedim telefonumdan uzak yaşayabildiğim gün sayısını. Tam 5 gün. Vay be.
Hep aynı şeyi düşündüm durdum beş gün.
Taşınsam küçük bir yere. Ne yaparım?
Ne yaparsam yapayım mesleğe devam etmek şehre devam etmek demek. İstanbul benim mesleğimin anlaşıldığı yer. Gitsem de bir yerlere bana gel diyecek en küçük el İstanbul’dan sallanacak, belli. Meşgale değişmedikten sonra aynı stresi beline sarıp sahile taşımanın anlamı var mı?
Büyük şehirli insan küçük bir şehirde ne yapar! Her yorgun özel sektör çalışanının klişe hayali.
Ben ileri gittim ama. Liste yaptım. Kim öğretmişse bana her şeyin listesi vardır kafamda. O listeden çıkan sonuca ikna olurum bir tek.
Vazgeçebileceklerim, özleyeceklerim
Başabaş çıktı cevaplar.

Şirkette bir tuhaflık var bugün.
Erken olmasına karşın herkes gelmiş, sabah sohbetleri yerini fısıldaşmalara bırakmış. Suratlar normal bir gün için bile fazla asık. Topuklu sesleri gergin. Bir kişi tatilimin nasıl geçtiğini sordu ama yok, kafası başka yerde belli.
Üç arkadaşımız çıkarılmış meğer işten.
Devamı da olacakmış. Bir iki isim varmış konuşulan. Ciddiyetin nedeni kaygıymış.
Patronun odasına her çağrılan eli kalbinde giriyor içeri.
Ne stres.
Moral bozuk da hiç çalışılmıyor.
Nereye yerleşsem? Datça? Kaş? Bodrum?
Kenardaki param yeter mi?
İnsan büyük adımlar atmaya hiç bir zaman hazır olmuyor galiba. Hayatta hiç bir şeyin garantisi yokken her konuda garanti istiyoruz. Denize atılarak yüzme öğrendik belki ama çok mu su yuttuk korktuk bu kadar. Daha cesur olmamız gerekmez miydi?
Arkadaşım geldi yanıma. Suratı bembeyaz. Tedbirli bakışlar halinde sağa sola.
Patron çağırmış beni.

Kalktım yerimden, topuzumu tutan kalem düştü yere. Deniz koktu bir an için.

Odaya girerken Kaş’ı eledim listeden, İzmir’e uzak diye..